30 Kasım 2013 Cumartesi

Büyüdü Bizim Adacık

Adacık çok büyüdü bu arada...
Üç yaşında kocaman bir kızım var diyorum. Üç yaş küçük gibi gelebilir ama benim gibi küçük çocuk anneleri için üç yaş oldukça büyük bir yaş :)
Bulaşık bile yıkıyor bakın:)



İş yapmayı çok istiyor. Hiçbir şeye üşenmiyor. Ben biraz üşengecimdir. Üşenmiyor kerata... Umarım böyle devam eder:)

Kavuşalım Gayrı

Merhaba,


Uzun bir aradan sonra yeniden buluşmak çok güzel...

Aslında hiçbir şey olmamış gibi kaldığım yerden yazmak istiyorum.

Pek çok şey oldu ama yazamadım...

Kah evimde internetim olmadı, kah odamda kafama göre yazacak bir ortam bulamadım.

Kendime göre bahanem çok yani, biliyorum yazmalıydım, bahanelerin kıymeti yok ama 

olmadı. 

Oturamadım başına...

Bir kez daha affola... 

:)

13 Haziran 2013 Perşembe

Kavuşma

Yarın Adoş'umuzun yanına gidiyoruz. Onu çok özledik. Ona sımsıkı sarılacağız inşallah. Bizi nasıl karşılayacak acaba. Herhalde kucağımızdan inmez.
 

Kardeşimin nişanı Pazar günü. Çok heyecanlıyız. "Küçük Aytaç" da büyümüş, inanamıyoruz. O  bizim sülalenin en küçüğü ve her zaman gözümüzde küçük kaldı. Böyle şeyler yaşaması bize garip geliyor. Umarım mutlu olur, canım kardeşim. 
Kardeşim nişanlığını mağazadan alıp eve getirmiş ve evde  denemek için giyiyormuş. Ada da eteğini kaldırıp eteğinin içine giriyormuş. Çadırın içinde gibi oturuyormuş orada. Kardeşim salonda da yapabilir diyor. Yaparsa çok komik olur. Yumurcak.   
Bol bol fotoğraf çekerim. Dönüşte de size anlatırım. 
Ben yokken kendinize iyi bakın, sağlıcakla kalın...

9 Haziran 2013 Pazar

Yaşam Hakkına Saygı


Hayvanlara uzak bir çocuk olarak büyümedim ben. Genelde evimizde beslediğimiz bir hayvan mutlaka olurdu. Belki de bu yüzden merhamet duygum çok gelişti. Onların büyümeleri ve hastalıklarıyla ilgilendik. Ölümleri dahi insana  pekçok şey katıyor. Sevdiğin birini kaybetmenin acısını küçük hayvanlarında prova ediyosun... 
Sonradan hastalanan ve engelli olan bir kanaryamız vardı. Kanadında ur çıkıyordu ve uçamıyordu. Ur çok büyüyor ve sonra kendiliğinden düşüyordu ama tamamen geçmiyor yeniden çıkıyordu. Babam veterinere de götürmüştü. Veteriner kuşun canını çok yakınca babam bir daha kıyamadı. Evde baktık ona. Kafesini ona göre düzenledik. Yemini suyunu yükseklere koymadık. Adı,Taruş'tu. "Bunun suyuna zehir koyun, öldürün, acı çekmesin." diyen akrabalarımız oldu. Nasıl yapardık bunu... Bu lafları söyleyenleri ailecek kınadık o günlerde. Nasıl yapardık böyle bir şeyi...
Biz kendi beslediğimiz ördeği, tavşanı kesip yiyemeyen bir aileyiz, kuşumuzu nasıl öldürecektik.
Bunları nasıl mı hatırladım. Bu sabah bir belgesel izledim. Eşref Armağan adında bir ressamımız varmış. Gözleri doğuştan görmüyormuş. Elleriyle nesneleri tanıyarak onların resimlerini yaparmış. Elleriyle tanıyıp bunların resmini yapmasına çok büyük hayranlık duydum.  Görmeyenlerin elleriyle tanımaya çalıştıklarını bilirim. Benim ninem(annemin anneannesi) de kördü. Bizim yüzümüzü görebilmek için elleriyle sutratımıza dokunurdu, "Ben böyle görüyorum." derdi. Yeni bir kıyafet aldığımızda annem hemen "Ninenize de gösterin." derdi. Biz de ninemin yanına giderdik. Ninem üstümüze başımıza elleriyle dokunarak bakardı ve gördüğüne sevinirdi.
Eşref Armağan, çocukken bir gün kelebeğin resmini çizmek istemiş. Babası çok narin hayvanlar, dokunursak yaşayamaz diye onun eline kelebeği vermemiş. Sözün bittiği, duyguların devreye girdiği yer burasıdır benim için. Hayvan sevgisi, canlıların yaşama hakkına saygı budur. Engelli, gözleri görmeyen oğluna bile kelebek tutup vermiyor. Oğlumu mutlu edeyim de hayvana ne olursa olsun demiyor. 
Aziz Nesin de Ben de Çocuktum adlı kitabında buna benzer bir örnek verir kendi hayatından: Küçükken annesine sokaktan çiçek toplarmış hep. Annesi bir gün "Oğlum bana çiçek getirmen çok güzel ama sen onları kopardığında onlar ölüyor. Bırak dallarında yaşasınlar." demiş. Aziz Nesin der ki "O gün bu gündür çiçek kopartamam." Böyle yetişen insanlardan kötülük gelir mi!
Babam da balkonda kahvaltı yaparken reçel kasesine düşen arıya serçe parmağıyla su dökerek onun hayatını kurtarmıştı. Arı uçup gitmişti sonra. Ne güzel hikayeler bunlar.
Duygulanıyorum bunları yazarken. Çocuğu oynasın diye yeni doğmuş kedi yavrusunu anasından ayırıp üç yaşındaki çocuğun eline veren de var bunları yapan da... Takdir size kalmış.
İyiyle kötü hep içiçe galiba. Kötü hikayelerin yanında böyle iyi hikayeler de var. Bazen dünyayı kötülüğün bürüdüğünü düşünüyorum. Sonra bu hikayeleri işitmek bana güç veriyor. Hala iyi insanlar var diyorum. İyilerin çoğalması dileğiyle...
Yaşam hakkına saygı çok önemli kanaatimce.

Öğrencilerim

Öğrencilerimden nasıl ayrılacağım, bilmiyorum.  
Onları çok sevdim. 
Resmen yemekte de bir grup olduk. Emircim hep yanına oturmamı istiyor. Etrafımızı da sevdiği arkadaşlarıyla donatıyor. Keyifli sohbetler oluyor böylece. Önceden sözleşiyoruz beraber oturalım diye.  Eğer ben yemek sırasında biraz uzaktaysam bana sesleniyorlar, "Öğretmenim bizim yanımıza gelin!" diyorlar. Ben de onların yanına gidiyorum. Başka öğretmenlerin içinde de bana "En kral hoca" diyorlar. Ben de gururlanıyorum. Ne güzel, üç ay gibi kısa sürede zor olan bir şeyi başarmışım diyorum. Kendimi tebrik ediyorum. Eski (doğum iznine çokan) öğretmenlerini de çok seviyorlardı. Beni de sevdiler. Önyargılı olmamayı, çok sevdikleri bir öğretmenin yerine gelen yeni öğretmeni de sevebileceklerini gördüler. 
Seneye başka bir okulda devam edeceğim. Onları da yanımda götürsem mi ne... :) 
Saf sevgiyi görebileceğiniz evden sonra tek yer okul galiba... Öğrenciler severlerse size aileden biriymişsiniz gibi sevgi gösteriyorlar ya da beşler böyle bilmiyorum. Ya da küçük sınıflar böyle oluyor galiba...
Sevgiyle kalın...